•Aralık 31, 2008 • 3 Yorumlar

filistin-bayragi

söz

olmaz bazen..

yetmez.

fotoğraflar da…

YOK

•Kasım 27, 2008 • 1 Yorum

mahalleye geldim..

hiç mayıs yok!

bütün arkadaşlarım kayıp,

çocukluk aşkım başkasıyla evlenmiş,

ahşap avlular, beton merdivenlere satılmış

erik kesilmiş, ceviz devrilmiş

mahalle yaşlı, yaşlılar ölmüş…

image006

aramaktan vazgeçiyor,
oyuncaklarımı manolyanın dibinde yakıp,
dönüyorum.

BABA

•Kasım 26, 2008 • 2 Yorumlar

rengârenk kişilikleriyle cam kenarına sıra sıra dizilmiş gazoz şişelerinden içeri giren güneş yüreğimde dolaşarak maziyi ısıtıyor.

sıcak kumlarda çığlık çığlığa gazoz sattığımız günler camlarda yansıyor:

” gazoooz !.. buz gibi gazoooz !.. otuziki dişe kemençe çaldırıyooor !!..”

bayramlarda merasimleri seyreden seyircilere kasa kasa sattığımız ve meydanın arka sokağındaki gazoz imalathanemize hemen yenilerini almaya koştuğumuz çilek, muz, hindistan cevizi aromalı o gazozları nasıl unuturum? bazen kasaların yarısını biz içerdik.

akşam, pantolon ceplerimizi aşağı doğru çeken bozuklukları, imalathanedeki masanın üzerine dizip, günün hasılatını bizimle birlikte hesaplayan elleri camkesiği işçileri hep hatırlarım.

get_imagephp1

benim ilk hayat okulumdu o gazoz imalâthanesi.

….

“gel” diyorsun baba, “gelin, dönün kasabanıza.”

“unuttunuz mu buraları ?”

unutmadım baba,

unutmadık.

adım adım peşimizde hâlâ, her sokağı ayak izlerimizi taşıyan o kasaba; ismet amca’nın fırınından pandispanya almaya giden bir çocuk sevimliliğinde ısrarla takip ediyor bizi.

ama,  biliyorsun dönemeyiz çocukluğumuzun o masal ülkesine.

ruhumuz esir kaldı bu pis yürekli, iğrenç şehirde… artık doya doya ağlayamıyoruz bile.

her mektubunda soruyorsun; “niçin?”

bizim gözyaşlarımız öldü baba!

..

GEME

•Kasım 26, 2008 • Yorum Yapın

I.

gece…

iç kulağa abanan müzik.

duman…alkol.. uyuşturucu sınırı..

insanlar birbirine geçmiş…

kusmuğunu yastık yapıp uyuyan kız… kalkar, giyinir.

sabah.
…………….

ıssız bir sokak…

yol kenarındaki apartmanlardan birinin giriş kuytusunda, dört çocuk, torbayla ‘bally’ pompalamakta, kız sokağın başında o yöne doğru yürümektedir.

çocuklardan biri kızın önünü keser, mıncıklar. kız çığlık atar, debelenir, ama çocuk güçlüdür, kurtulamaz. çocuk, uçmuş gözlerini açmadan kızı kucaklamış, “anneee… anneee…” diye hızlı hızlı solumaktadır.

run_by_thebottom
çocuk, kızı bir sonraki apartman girişine doğru sürükler. kız can havliyle, çocuğun yüzünü tırmalar. diğer çocuklardan biri çocuğun kafasına şişeyle vurur. çocuk sendeler, kız düşer.

kalkıp koşmaya başlar…

çocuklar kucaklaşır.

güneş kızar.

gemeler lağıma döner.

KOLYE

•Kasım 13, 2008 • 2 Yorumlar

ortaköy… güneşli bir pazar sabahı… ‘entel’ pazar…

poğaçalar ve çaylar alınmış… tezgâhlar kurulmakta… takılar, tütsüler, el yapımı giyecekler, ev yapımı yiyecekler, kitaplar, ‘şeyler… şeyler… şeyler…’

gürkan her zaman yaptığı gibi takıları kadife örtünün üzerine serer.

öğlene doğru pazar canlanmaya başlar… kalabalık artmıştır…

istanbul… boğaz… ortaköy… yalnız gemiler… ortaköy kahveleri.. müdavimleri… cami yanındaki dalga setinin üzerindeki kedi.

az önce boğaz’dan geçen şilebin dalgası kıyıda patladığında kedi havaya uçar.

güzel bir kız tezgâhları dolaşmaktadır… daha çok takılarla ilgilenir..

gürkan’ın tezgâhına gelir.. gürkan diğer müşterilere satış yapmaya çalışmaktadır, kalabalıkta kızı farketmez.

tezgâhta gördüğü bir kolye kızın gözlerini yuvalarından fırlatır… kolyeyi avuçlar, havada sallayarak haykırır;

 gürkan !!!

gürkan hayalet görmüş gibi bakar.

2211579

kız kolyeyi alıp hızla uzaklaşır. iskeleye doğru koşmaya başlar.. iskeledeki vapura biner..

gürkan bir an tereddüt ettikten sonra peşinden koşmuştur. son anda vapura atlar. telaşla onu arar, her yere bakar, kızı bulamaz.

bitkin halde merdivenlerden inerken

sahanlıkta,

eski bir sallanan sandalyede,

çok yaşlı, uzun upuzun simsiyah saçlı bir kadının sallandığını görür..

boynunda bir kolye asılıdır.. belli belirsiz mırıldanmaktadır.

gürkan kadına yaklaşıp dinler;

 satmıycaktın… satmıycaktın.. satmıycaktın bizi..

..

VAPURDA

•Kasım 3, 2008 • 4 Yorumlar

kadıköy-beşiktaş vapurunda, yalnız başınıza cam kenarında otururken, karşınızdaki boş yere birden iki çocuklu bir kadın ilişiverir.

çocukların küçüğü, camdan dışarıyı seyredip çığlıklar atarken, büyüğü gelir yanınıza oturur kırk yıllık dostunuzmuş gibi. dizinize yaslanıp muhabbete başlar sizinle.

küçük olan ağlar “memee.. memeee!”

genç anne utanır, kıpkırmızı kesilir. vapur şöyle bir sallanır..

büyük oğlan kucağınıza çıkmıştır artık, çantanızı açar, alır gözlüğünüzü takar, sırıtır. sonra birden koşar, arkada uyuklamakta olan kadının bacağını sıkar.

anne binbir zahmetle etraftan sakınarak bebeğini emzirir. siz kalkar, arkaya gidersiniz.

büyük oğlan arkadaki açık bölümde martılara dokunmak isterken fazla sarkar,
tam denize düşmek üzereyken yakalar annesine teslim edersiniz.

istanbul’a göz kırpar, galata’ya doğru tebessüm edersiniz.



gökyüzü cayır cayır yanmaktadır.

uzanır sigaranızı yakarsınız.

Kısa Filmler (Konuşan Ahşap)

•Ekim 28, 2008 • 3 Yorumlar



Yolda giden araba…

Şehir dışına doğru, tek tük evlerin arasındaki çok eski, yıkık dökük bir köşkün önünden hızla geçer…
Biraz ilerledikten sonra acı bir frenle durur…

Aracın sürücüsü, bir süre direksiyonda gözleri ufukta, öylesine kalır. Sonra, geri geri gelerek köşkün önünde parkeder.

Eğilip köşke bakar; zaman mekan kaybolur.

Hiç tereddüt etmeden arabadan çıkar. Emin adımlarla köşke doğru yürür.

Yandaki eski mezarlığa bakar, mezar taşları şöyle bir kıpırdanırlar…

Köşkün ahşap işlemelerini seyrederek kapıya gelir.

Kapı kapalı, pencere demirlidir. Arkadaki mutfak kapısına yönelir; kapalıdır.

Kapının kulpundan tutup iter… Kapı şaşırtıcı bir kolaylıkla açılır ve duvara sertçe çarpar.

Toz… küf… rutubet… bir sis bulutunun içine girer ve köşkü gezmeye başlar…

Her şey eski-yıkık-kırık-döküktür ama köşkün insanı kucaklayan sıcak mimarisi onu da içine alır…
Odalar… kapılar… pencereler… dolaplar…

Önce yerdeki döşeme tahtaları ve kapılar konuşmaya başlar onunla; her sözün başında inlemekte ve yakınmaktadırlar.

Sonra ahşap gömme dolaplar konuşurlar.

Her oda, tek tek, şahit olduğu hikâyeleri anlatırlar…

MİM

•Ekim 27, 2008 • Yorum Yapın

.

mimlenmiş parmak hareketleriyle kapı tokmağını tutup

eski pirinç anahtarı eşine kavuşturduğunda evin yaşlı kapısı açılıverdi.

evinin kokusunu içine çekerek odaya geçti.

akşamın yüzleri karşıladılar onu. fısıldaştılar…

‘oyun’lardan sıkılıp, ‘sahici’nin  peşine düşmüş yüreğinden

daha önce aşık olduğu her şey usulca geçiverdi.

sahne ürperdi.

o

palyaço

ve duvardaki ev üşüdüler.

onları ısıtansa

evin her yerine gizlenmiş dost dualardı.

saklandıkları yerlerden birer ikişer çıkıp yanına geldiler

yüreğinin ve ellerinin ısındığını hissetti.

en sevdiğiyse, annesinin duasıydı

sırtını okşamıştı.

..

[FOTOMANİPÜLASYON: ALEXANDER KRUGLOV]

örgüt evi

•Ekim 27, 2008 • 3 Yorumlar

istanbul.

cihangir.

eski adıyla “sormagir sokak”…

asılsız bir örgüt evi baskını !….

içerdekiler masum… bir yalanın / iftiranın mağdurları…

özel tim / kırılan kapılar / haykırışlar, emirler / korkuyla yere yatan gençler /

gençler sakin…. sadece şaşkınlar… elleri başlarında yüzükoyunlar…

polis heryeri didik didik etmekte, heryeri dağıtmaktadır…


gençlerin hiçbir soruya cevap vermemeleri, hiç ama hiç konuşmamaları rahatsız etmiştir maskeli tim komutanını…

sertçe neden sustuklarını sorar… ses yoktur.


komutanın siniri tepesine çıktığı an, gençlerden biri yüksek sesle bir şiir okumaya başlar; sevda üzerine bir şiir…


evde hiç birşey bulamayan polisler de salonda toplanmış, hep birlikte şiiri dinlemektedirler…

herşey donmuş gibidir… sinirler mucizevi bir şekilde yatışmıştır.

polisler amirlerinin ne yapacağını merak edip birbirlerini dürterlerken, tim komutanı şiirin devamını getirir… polis operasyonunun içeriği değişmiştir.


terör baskını, bir şiir atışmasına dönüşmüştür…


bazı polisler ise durumdan hiç memnun değildir; şaşkın, kızgın ve elleri hâlâ tetiktedir….

yeni şiirler birbiri ardına sıralanır, ortam yumuşar, ısınır… kahkahalar yükselmektedir evden…


o sırada, yerde oturmakta olan genç, yeni bir şiir için ani bir refleksle, yanındaki yatağın altındaki şiir kitabına uzanır! o anda tetikteki polislerden birinin parmağı da, başka bir refleksle tetiğe dokunuverir ve ortalık karışır…

…….


ertesi gün ntv haberlerinde;

bir örgüt evi baskınında 3 kişinin öldüğünü,

bunlardan ikisinin, edebiyat fakültesi öğrencisi de olan bir genç şair ile

onun ev arkadaşı olduğunu,

ölen üçüncü kişinin ise ilk ateşi açan polis olduğunu öğreniriz.


haber;

operasyondaki tim komutanının tutuklandığı

ve onun da aslında müstear isimle romanlar yazan bir yazar olduğunun

anlaşıldığı bilgisiyle sona erer…

..

BÜYÜK HALAMIN TAHTA BAVULU

•Ekim 25, 2008 • 3 Yorumlar

Senede bir kez İstanbul’dan Ünye’ye gelişini merakla ve hasretle beklerdik onun.

O, babamın halasıydı, “büyük hala”mızdı aslında ama biz ona “hala” derdik.. İstanbul’da yalnız yaşar, senede bir kez gelir ve bir hafta kalırdı bizde..

Onun geldiği zamanlar hayatımız bir şenliğe dönerdi; bilgili, eğlenceli ve sürprizlerle doluydu çünkü…

Onu bütün sene çok özlerdik, ama asıl sabırsızlıkla beklediğimiz, muhteşem hediyeleri ve komik hikâyeleriydi… Bütün sene o anların hayâliyle yaşar, “ne zaman gelecek, ne kadar kaldı” diye annemin başının etini yerdik..

….

Halam yine bütün haşmetiyle görünmüştü kapıda, bizler çığlıklar içinde koşup sarıldık hemen; abim, ben ve kız kardeşimiz.

Diz çöktü ve hepimizi tek tek kucaklayıp öptü.. Bizim gözümüz meşhur tahta bavuldaydı… Meraktan ölüyorduk artık; şu hoş geldin faslı nihayete erse de bavul açılsa dünyalar odamıza saçılsa diye bekliyorduk.

Ama halam çok sakindi her zamanki gibi, sadece cebinden çıkardığı düdüklü şekerleri bize vererek, bavulu alıp odasına gitti.. Demek ki bu seferki oyun başkaydı.

Güzel kıyafetlerinden birini giyerek odadan çıktı ve elimizden tutup koşarak ve çığlıklar atarak bahçeye çıkardı bizi.. Neşe içinde yakalamaca ve körebe oynadık.. Ama aklımız bavuldaydı, biz “bavul” dedikçe o hemen bir oyun uyduruyor, bizi eğlendiriyordu…

Biz hayal kırıklığından yorgun bedenlerimizle bahçedeki çayıra bayılırken “hadi ceviz toplayalım!” diyerek tekrar ayaklandırdı bizi..

Biz ailecek çok severdik, o biraz acayip şekilli dalları olan ceviz ağacını…

Ben hemen fırladım, merdiven çıkar gibi rahat çıktım kendi bellediğim yoldan… Fındık çubuğu ve ellerimle silkeledim dalları, cevizler patır patır döküldüler.. Aşağıdakiler ceviz yağmuru altında kaldı…

Sonra ceviz dibine oturup, cevizin yeşil dış kabuğu olan “alku”ları soymaya başladık… Hepimiz kına yakmış gelinler gibiydik artık… Yüzlerce ceviz sonrasında yüzümüz gözümüz de boyanmış, bizler savaş boyaları sürmüş kızılderili bir kabileye dönüşmüştük.. Annemle babamın akşam bizi gördüklerindeki hallerini hiç unutmam..

Halam o gün, alku soyma merasiminde bize güzel şeyler anlattı; “Cevizle ekmek yemesi, güzelle sohbet etmesi güzeldir” deyip o müthiş kahkahalarından birini daha fırlattı dağlara.. Hepimiz dönüp, ceviz ağacına minnetle baktık.. Ama halam durdu, kilitlendi ağaca ve uzuun uzuun baktı, kaldı orda….

Sonra,“Ceviz çürüksüz olmaz, çocuklar” dedi, “hayatta başınıza bazı kötü olaylar gelince bütün cevizlerin sağlam çıkmadığını hatırlayın..” Tarikat ehli olan Dedemin, “cevize bakarak dini ve tasavvufu kavrayabileceğimizi” söylediğini anlattı. Dedem dermiş ki: “Kızım, cevizin dış kabuğu şeriata, içindeki zarı tarikata, içindeki meyve ise hakikate benzer; biri olmadan diğeri olmaz, birliktedirler..”

Halam da dedemden aşağı kalmamış, bir sürü nasihat vermişti o gün. Günün sonunda da “bu ceviz her çiçek açtığında da, beni hatırlayın olur mu?” deyivermişti.

Halamızın sözleri çok güzeldi ama, hiç olmadığı kadar ciddi şeyler konuşuyordu, arada bir kahkaha atsa da, biz artık onda bi tuhaflık olduğunu anlamıştık.. Ne de olsa hâlâ bavulları açıp hediyeleri vermemişti…

…….

Akşam olmuştu..

Neşe içinde yemek yedik ve meraklı, masum, kedi gözlerimizle halama melül melül baktık.. Fakat o hepimizin başını okşayıp, sessizce odasına doğru yürürken büyük bir hüzünle kalakaldık.. Evet, kesin bir şeyler vardı onda bu sefer, yoksa böyle davranmazdı bizim güzel “büyük halamız”.

………

Gece…

Herkes uyuyordu ama beni uyku tutmamıştı..

Yatağımda bir o yana bir bu yana dönerken halamın ceviz kaplaması bavulu hep gözlerimin önündeydi.. Daha fazla dayanamadım, kalktım, odasına yaklaştım, içeride sanki birisiyle konuşuyordu…

Aralık kapıdan, halamın, evin eski oyma işlemeli dolap kapakları ve kapılarıyla konuştuğu gördüm. Onlarla hasbihal ettiğine, onlarla dertleştiğine şahit oldum, çok şaşırmıştım… Daha sonra halam, dolaptan bir şey çıkarttı; boyaları dökülmüş küçük bir teneke kutu… Kutunun kapağını açarak içini karıştırdı…  Bir şey buldu; artık elde zor tutulacak kadar kısalmış bir sabit kalem… O kalemle bir kağıda bir şeyler yazdı. Yazdığı kağıdı da bavulun içine koydu.

Bavul…

Tekrar kapandı.

Sonra,

ışık.

Ceviz karası ellerimle,

ceviz kıvrımları gibi benzersiz duygularla,

ceviz kadar sert bir sabaha uyandım..

Dünkü hava gitmiş, fırtına başlamıştı,

ceviz ağacının dalları kırılmıştı rüzgârdan..

Alku lekeli pantolonumu giydim.. Herkes uyanmıştı. Annem mutfağa çağırdı, halamla ne yaptığımızı sordu, ceviz muhabbetlerimizi anlattım ona; taze cevizin sütünü nasıl hüplettiğimizi, ellerimizin nasıl kınalandığını ve halamın garip halini anlattım.

“Hadi gidin de uyandırın halanızı, kahvaltı hazır, ona çok sevdiği çökelikli yumurta ve turşu gavurması yaptım” dedi..

Bütün çocuklar coşkuyla kapısına dayandık halamın,

çaldık,

açmadı..

Biz de içeri girdik.

Halam uyuyordu, elinde bir fotoğraf.

Halam uyuyordu, tahta bavul açıktı, yazdığı kâğıt ve hediyelerimiz oradaydı.

Halam uyuyordu,

bir daha da uyanmadı.

..